13 Şubat 2013 Çarşamba

Şiir Gibi Bir Film: The Fall/Düşüş



2006 yapımı olan bu film 1920lerde geçiyor. Kolu kırık olduğu için hastanede yatan küçük Alexandria, orada Roy'la tanışır ve Roy ona fantastik bir hikaye anlatmaya başlar.

Film, gözünün yaşına bakmam, dedi ve bakmadı, çok fazla ağladım. Fena olduğum sahnelerin hemen ardından gülmeme neden olmasıyla kendini affettirdi, bu açıdan Babam ve Oğlum tadındaydı.

Aslında filmi tanıtmak için koşmadım bloga. Sadece paylaşma ihtiyacı duydum etkisini; çarptı beni ve şiir gibiydi bıraktığı tat. Bana göre imgelerin, çağrışımların dilini kullanarak sözcüklerin acizliğini aşma çabasıdır şiir. Anlatamıyorum'u anlatma ihtiyacıyla doğar, hislerine yoldaş arayan insanın beşiğine. The Fall, hem yazmak hem okumak gibiydi doğal, içten, sancılarla doğan bir şiiri.



Filmi bu kadar sevmemde Alexandria rolündeki Catinca Untaru' nun payı çok büyük. Çocuk delisiyim, evet ama bu tip çocuklar çok sevimli gelmez bana; yani biraz kilolu, tontiş yanaklı, renkli gözlü. İlk görüşte pek sevimli bulmadım bu yüzden, aradan birkaç dakika geçtiğindeyse kızı öpücüklerimle boğmak istiyordum. Ne güzel olurdu ah, telaffuzuyla beni kendimden geçiren bu tatlı kızla konuşmak, oynamak, masumiyetini, doğallığını temaşa etmek... Çocuk doğallığını çok güzel yansıtmışlar, küçük kız da enfes, döktürüyor maşallah. Roy rolündeki Lee Pace'in oyunculuğu da etkiledi beni, insanı hem iten hem çeken bir yanı var.

 

Film izlemeden önce çok keyifsizdim, evi de yakıyordum üstelik mısır patlatacağım diye. Duman oldu tüm odalar. Amma velakin, The Fall içimi temizledi, ruh halimi dalga dalga değiştirdi. Keşke ne yapsam diye kararsız kararsız dolanacağıma, açsaydım hemen.

Filmden bir ısırık:
İzlemeyenler okumasın alttakini!

Alexandria: Why are you killing everybody? Why are you making everybody die?
Roy: İt's my story.
Alexandria: Mine too.

5 Şubat 2013 Salı

Divane 3 - Kayıp Tebessümün İzinde


Kayıp tebessümü nasıl bulabilir insan? Şu huzurlu, yerinden memnun olan, en çok yalnızken yayılan hani dudaklarına...

Özellikle senin değilse bu tebessüm, nasıl, nereden bulup da çıkarmalı?

Ah, bulmalıyım, bulmalıyım...

Kelimeler büyük gelmiş olmalı ki boğazıma takıldılar aniden, midem bulanmaya başladı aldığım her nefesle. Göğsümde bir sıkıntı peydah oldu, hızla yayıldı her yere, içinde kor vardı sanki soluk borumun. Nereden gelmişti birden bire bu ateş?

Kaçacak halim kalmamıştı, ben de kendimi bıraktım boşluğuna karanlığın. Yıllar kadar yürüdüm, atladım on sekiz yaz, on sekiz kışın üstünden. Odaya girdim, kapısı her zaman bana açık olan. Ağlıyordu kıvırcık kabarık saçlı küçük kız yatağının üstünde. Minik suratı büyüklere özgü bir hüsranla dolu, kocaman gözleri öfkeli.

"Hiçbir şeyi düzeltemiyorum. Beceriksizim. Herkes mutsuz."

"Düzeltmek görevin değil senin." dedim sarılıp ona şefkatle. "Sen bozmadın. Sen düzeltemezsin."

"Benim hatam. Hepsi benim yüzümden." Böyle olmadığını biliyordu o da, ama bilmekle hissetmek ayrı şeylerdi işte, duymaya ihtiyacı vardı en çok benden.

"Sen bozmadın. Senin suçun değil, biliyorsun." dedim. "Tamam, yanındayım artık."

Bana baktığında kızgın, çok, çok kızgındı. "Hep başkalarıyla ilgilendin. Hiç yanımda değildin. Sana ihtiyacım vardı, gelmedin."

"Özür dilerim." Sarıldım yeniden. Hissettim, öfkesinin kademe kademe inişini omuzlarından. "Çok özür dilerim. Affet beni. Artık hep yanındayım."

Ona koca bir ayı hediye ettim sonra. Bir meleğin masum gülüşüyle değil, doğal çocuk açlığıyla güldü, sarılırken ayısına. Çok sevdim bu gülüşü.

"Adı ne?"

"Ayı Mahmut."

Gülmekten katıldı bu sefer, hayatı kucaklar gibiydi kahkahaları. "O ne biçim isim!"

Ben de güldüm, beraber oynadık, bol bol da sarıldım ona. Uzun süre tekrarladım yüreğine değmesini umut ettiğim sözleri. Şimdilik görüşürüz dedim ona, sonra zamanın kara deliği çekti beni içine ve bugüne kustu. Odamdaydım.

Yatağımın yanına gittim, yorgun bir şekilde uyuyordu, tahmin ettiğim gibi. Yastığına sarılmış, yorganını aşağı atmıştı esmer erkek çocuğu.Üstünü örttükten sonra oyuncak bir zürafa bıraktım yanına, yalnız hissetmesin diye kendini. Elimden gelen bu kadardı, onun yaralarını sarmak ve gölgelerden kurtarmak sabahını, benim yapabileceğim bir şey değildi ne yazık ki. Sıcak yanağını sevgiyle öptüğümde şahit oldum rüyasına; zürafanın üstüne binmiş, kirpi saçlarını bir kalkan olarak kullanıp ilerliyordu onlarca yaz, onlarca kış üstünde. Odadan çıktım sessizce. Biliyordum, gülerek uyanacaktı yine, her zaman öyle uyanırdı çocuk...




5 Ocak 2013 Cumartesi

Divane 2 - Ağaç

 
Selamlar ey deliler!

Enerjik selamıma bakmayın, "Getirin oradan bana bir gömlek, larç olsun!" demeye yaklaştım. Kıvam ve renk bakımından tam anlamıyla dışkımsı bir gündü, artık nasıl canlandıysa gözünüzde... Şu cümleyi buraya yazmış olmam bile şu an Manisa'nın ne kadar yakınında bulunduğumu size göstermiş olmalı. Hoş değil. Cık cık'lar olsun bana.
 
Perşembe günü psikoloğa gidiyorum, memnun kalırsam size adını ileteceğim. Bir psikolog adayı olarak, psikologlardan da psikiyatristlerden de hoşlanmıyorum bu arada. Karşılaştığım örnekler pek parlak değil. Ama genel olarak önyargılı olmadığım ve insanları sevici bir yapım olduğu içün, gerçekten aklı başında bir hanımsa hemen bağrım yol olur o seansların basması için diye düşünüyorum.
 
Biliyor musun, ben bugün küçük bir kız oldum. Uzun zamandır, asırlarca yaşlıydım babamın yanındayken; bugün küçüldüm, sımsıkı sarıldım, ağladım. Elektra* dürttü, "Şşş bacım ne sırnaşıyorsun?" dedi. Mağrur ve haşin cevap verdim. "Babama dizimdeki yaraları gösteriyorum, sayın Elektra ama bir yara bandı bile beklemiyorum. Sadece acımı onunla paylaşmaya ihtiyacım var, neden büyümek zorunda olduğumu ona göstermeye ve daha az düşmek için fikir vermesine ihtiyacım var"

*Elektra, fakir bir elektrik tanrıçasıdır.  İşi gücü 4-6 yaşındaki kız çocuklarına elektrik vermektir, mit bu ya, tam o sırada hep içeri baba girer. Kız da babadan elektrik aldığını zanneder. İlk aşkı babası olur böylece. Voltajı yüksek, çok satan bir komedi, çok güldürüklü. Alın, okuyun. Yung yazmış.
 
 
Bitkinim, bir bir... benzetemedim. Bitki gibi olsun. Otlar gibi. pala bıyıklı Gül amcaları, küçük Papatya kardeşleri kırılmış; Otlar da Fırtınaya kızıyor çok. Ama çare yok. Belki Fırtına gene çıkacak, çiçekler gene kırılacak. Dili sessizlik bitki aleminin, anlatmaya çalışsa ancak kulakları olmayan bitkiler anlayabilir dediklerini. Ama "kulaklarını kesmelisin"i nasıl anlatacak onlara? Ölüm sonrasını, kökleri, dirilmeyi, nefesi... Kökün tek, çiçeklerin binlerce olduğunu.
....
"Şşşt ne çene yapıyorsun?" diyerek düşüncelerini bölüyor asırlık ağaç.
Şaşırıyor birinin onu duymasına. "Sen anlayabiliyor musun beni?"
"Görmüyor musun kulaklarımı, aptal çocuk?"
"Görmüyorum."
"E, duyuyorum demek ki, değil mi?" Sonra gülüyor ağaç. "Aptal dedim, ah nasıl dedim ben bu lafı."
"Önemli değil, alınmadım."
"Alınmandan değil, doğrusu biraz aptalsın. Ben sansürlerler diye korkuyorum bu hikayeyi de."
"Hikaye mi?"
"Boşver. Yaşın küçük. Adın ne senin bakalım, çocuk?"
"Ben Otlar!"
"Demek ki ağaç olana kadar çok yolun var."
"Ne demek istiyorsunuz, anlamadım? Ben ağaç olamam ki."
" Dediklerimi anlıyorsun, ben de seni anlıyorum; e anlaşıyoruz değil mi? Önemli olan o şu an."
"Ama anlamıyorum sizi yine de."
"Çoğullar alemindensin sen, bu da gösteriyor ki, öğrenmişsin tekilsizliğini, duyuyorsun sesimi. Toprak ve ben bütünüz, seninle de toprak öyle. Ve bak bakalım ben sence nelerden oluşuyorum?"
"Otlar!!!"
"Aynen öyle."
"Binlerce ölsem, bir ağaca dönüşür müyüm o zaman?"
"Ölmek derken? Ha, o tür ölüm diyorsun sen, o tükenmiş bir nefes sadece..."
"Evet onu diyorum, nefes tükendikten ve toprakta eridikten sonra, dönüşebilecek miyim sana?
"Beni bilmeyen, toprağını keşfetmeyen nasıl dönüşsün bana?"
"Ben bildim seni."
"Bildin, bilebileceğin kadar şimdi. Şimdilik. Daha öğrenecek çok şeyin var."
"Neden ama, öğrendim ben ve öğrendiklerim, öğrendiklerin kadar değil mi?"
"Biliyor musun mesela, toprak olarak kalmamayı nasıl başaracağını? Nasıl aşacağını yer altını? Beni nasıl bulacağını karanlıkta? Ve nasıl ilerleyeceğini bana?"
"Üzgünüm, affet beni, hiçbir fikrim yok bu dediklerin hakkında. Lüften, Saygıdeğer Ağaç, bildir bana."
"Üzüldün davranışının sonucu için, ama göreceğiz bir dahaki sefere anlayabildin mi affın dilini. Anlamışsın demektir, öz benliğine zulmetmediğin zaman yapraklarının zehriyle..."
"Anladım, anladım." diyerek güldü otlar. "Peki, ağaç olduğum zaman ölen tanıdıklarımın kulaklarını kesebilecek miyim duymaları için beni? Ya da toplayabilecek miyim onları kendimde?"
"Çok heveslisin ama biraz yavaş. İlk olarak kimsenin duymasını sağlayamazsın sen, diriletemezsin ölmeyeni ve bilmeyene sarılamazsın ne dallarla ne köklerle..."
"Ama ben... Sarılmayacaksam kırılmış papatyaya, ne anlamı var ağaç olmamın?"
"Diriltemezsin, öldüremezsin, duyuramazsın dedim. Ancak yardım edebilirsin başka şekilde."
"Nasıl?"
"Ağaca dönüşmelisin, üzülmek yerine. Senin Otlar olduğunu bilenler, seni bilenler, sen ağaç olduğunda da tanıyabilirler Otlar'ını... "
"Hemen, hemen başlayalım!"
"Bu günlük bu kadar, çocuk. Otlar olmadan her zerrenle, yaşayamazsın Ağaç'ı. Şimdi git, yaşa biraz kendi doğanı."
 
Kısa hikayecik. Düzeltilebilir, konuşma baloncuklarından ibaret oldu böyle, biraz renk biraz can katılabilir. Ama uykum geldi. Kendi doğamı yaşayabilmek için uyumaya gidiyorum. Papatyalarım, güllerim, çok sevdiğim menekşelerim, üzülmekten başka bir şey gelmiyor bir noktada elimden. Umarım şu psikolog mesleğini iyi yapıyordur ve iyi bir insandır da, bize çok iyi gelir.
Ve bir gelenek mi oldu ne, yine size iyi geceler diyor Yunus Emre.
 
 



"Asık olmayan adem
Benzer yimissuz agaca
Agac yimis virmeyince
Budagı egilmez imis"


"Sen çıkarsın aradan
Kalır seni Yaradan"

27 Aralık 2012 Perşembe

Çocuk


Bir küçücük aslancık varmış, kırlarda ko ko koşar oynarmış...

Mırıldanıyor kendi kendine. Dinliyorum.

Bir yıl. Uzun bir zaman. Algıladığım zamansa çok daha uzun. Kendimi bildim bileli orada sanki, küçük, esmer, masum bakışlı erkek çocuğu. Her yerde, her yaşta eşlik etmiş sanki bana. Şimdi de kısa tırnaklı küçük elleriyle bilgisayar oyununun arkasında yazanları inceliyor ama yalnız ve üzgün görünüyor...

Annesi onu çok çok severmiş, sen benim ca ca canımsın dermiş...

Alıp götürmek istiyorum onu buradan. Elimi uzatıyorum, tereddüt etse de bir an için, tutuyor. Duvarlar var, telden. Canımı yakıyor. Zar zor geçiyoruz. Tam rahatladığımızı düşünürken karanlık bastırıyor; gökten ve yerden aynı anda yükselen, binbir kolu olan, boğucu bir karanlık... Koşuyoruz.

Çocuğun elinden bırakmadığı oyun cd'si her adımımızda daha da büyüyor, devasa bir yük haline geliyor birkaç dakika içinde. Kaçmaya, hızlanmaya çalışırken korktuğum başıma geliyor ve ardımızda sürüklenen kutu daha fazla sarsıntıya dayanamayıp açılıveriyor. Ejderhalar, şeytanlar, yılanlar, köpek balıkları... Bir sürü korkunç yaratık çıkıyor ortaya.

Küçük yeşil bir köşk çıkıyor karşımıza, sığınıyoruz. Zor sığıyoruz. Tavanı başımla ittiriyorum, ellerimle de sağı solu, pencereden dizlerim çıkıyor biraz ama olsun. Girer girmez çocuk sımsıkı sarılıyor bana, kapatıyor gözlerini, böylece bilmeden içine alıyor başta bizi takip eden karanlığı. Tir tir titriyor minik bedeni. Canavarlardan biri uzun, sümüksü kollarını evin çatısına indirmek üzere. Korkuyorum her şeyden, çok, çok korkuyorum. Çığlığımı engelleyemiyorum, canavarın köşkü saran ıslak kollarını hissederken. Gözlerini açıyor o sırada çocuk ve siyaha bulanıyor her yer. Karanlık yutuyor, yaratıkları, köşkü, bizi...

Gece ve gündüz. Şeytanlar ve melekler. Biz.
Siyah ve beyazı dinlemek var sadece.
Silinmemek var.
Işığı açıyorum. Bizi yutan, boğan, silen, içine alan aydınlık şimdi. Aynı öz.

Uyanıyorum
Esniyor küçük kız
Omuzları düşmüş, yorgun, 22 yaşında
Hem anne hem baba hem eş olmak istiyor
Esmer oğlan çocuğuna

Annesinin minik elleriyle
Babasının oyuncak arabasını
Tamir edebilirse belki
Binip giderler beraber
Uzaklara.

Yapamaz ama anlamıyor
Duymuyor beni
Kulakları içe dönük
Ağzı yok
Gözleri var bir tek
Onlar da arabaya bakıyor

Uyku bastırıyor iyice
Omuzlarıma.
Kızın elinden kapıp
Duvara atıyorum oyuncağı
Ağlıyor bana bakmayan
Büyük çocuk gözleriyle

Oysa sadece
Otursam biraz yanına
Dinlesem,
Oynasam,
Sarılsam..

Başını kaldırıp yukarı
Bakıyor küçük kız
Gözlerim kapanıyor,
Uyuyorum.

***

Zamanında uyumaya ve uyanmaya... İçelim ho ho. Sevgiyle kalınız, divaneler.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Divane 1 - "Aslında yollar..."



Şu bir yıl öncesine kadar monotonluktan bezmiş bir haldeydim, ruhum da bedenim de ömürlük izininin tamamını kullanmıştı sanki. Her gün bilgisayar başında saatlerce oturur boş işlere bol vakit harcardım; geriye öldürdüğüm zaman ve sulanmış beynimden kurtarabildiğim tek tük ganimetler, yazılar, şiirlerler kalırdı. Günlerim arasında 7farkı bulabileceğini iddia eden bulmacaseverler olursa, hakaret sayardım evcilliğime. Şimdi söyleyebilirim ki, günüm uymuyor diğer günüme. Nehir aynı nehir, ben deri değiştirip duruyorum. Her an ölüyor, diriliyor sonra gene ölüyorum. Ölmek için mi diriliyorum, dirilmek için ölüyorum? Yoksa aynı şey mi ikisi de?

Kendime zaman ayrımadığımı fark ettim son zamanlarda. Ne zaman beni etkileyen bir şey olsa, kafamda yazıya döküyorum hislerimi. Ama beynimin içinde hapsolduklarından birikiyorlar da birikiyorlar, hiçbir rahatlama elde edemiyorum. Sonra dedim ki, ihtiyacım fena birikti yazıya. Ve yeni blog alındı böylece.

Tek başınalığımı seviyorum çok. Ama dediğim gibi, bayağıdır kendime yeterince zaman ayıramıyorum. Tam da bu sayede kendimi tanıma ve yenileme açısından en canlı dönemimi yaşıyorum sanırım. Yirmi küsur yıllık tek başınalığın diyeti, bazen çok lezzetli ve doyurucu, bazı anlar da acı sosu bol tabi.

Belirsizlik, yollar, huniler, divanlar.... Yolun sonunu seçemiyorum. Korkutuyor bu beni. Sonra düşünüyorum, yol her zaman belirsiz aslında, sadece bazen onu gördüğünü ve her şeyin bilinçli kontrolün altında olduğunu söyleyerek rahatlatıyorsun kendini. Bazen bu ilüzyon kayboluyor ve deliye dönüyorsun. Sonra kendini toparlıyor ve tekrar yürüyorsun. Sorsalar yürümeye devam ettiğini, çabaladığını söyleyeceksin. Ama adımlarına öyle saplantılı biçimde odaklanıyorsun ki, ayakların yola devam etmeye çalışıyor, sen değil. Oysa yolun bir sonu yok, hiçbir yere ulaşmıyor... Sen sadece izlemek, hissetmek, seyyah olabilmek için yoldasın.

Ve şimdi kendi sözümü ballı kaymakla kesip acı bir gerçeği açıklıyorum.

Değişmeyen en büyük yönüm, değişmesini umduğum (ama gönülden isteyemediğim) şu tembelliğim, bazı işlerimi yokuşa sürüyor maalesef...  Yarına yetiştirmem gereken ödevim var benim!!!

Hadi gene Yunus Emre'yle kapatalım o zaman, iyi geceler.

ben dert ile ah ederdim
derdim bana derman imiş
ister idim hasret ile
dost yanımda pinhan imiş



Divanını kap gel!





Selam dünyalı, ben insanım. Deli bir insan. Ete kemiğe
bürünmüşüm Serpil diye görünmüşüm ve isimsiz, cisimsiz, yersiz, yurtsuz olma arzusundayım. Bu yazı biraz ondan biraz bundan ve bol çırpma olacak, hayde bağalım deliler, divaneler...
 
Psikoloji öğrencisiyim ve yaşayabilmek için delirmenin şart olduğuna inanırım. Delilikten bahsetmek istiyorum bugün. Önceden uyarayım, kolay değil adabınca delirmek. İlk önce şunu aklına sokman gerekir, bedeninin içinde sadece sen yaşamıyorsun! "Ey ruh oradaysan ses ver" de bakalım bir, illa ki gürültü patırtı yapacaktır içindeki kalabalık. Annenin titreyen sözcükleri var mesela dudaklarında ya da babanın eleştirel bakışları sen farketmeden gözlerine yerleşmiş.

Ya da küçük bir çocuk, senin çocukluğun, sessizce ağlıyor, çaresiz ve yalnız hissediyor kendini en ufak yıkımda. Bedenin tabi ki bunları görüyor, biliyor ama saklıyor senden. Kızma ona, bunları seni hayatta tutabilmek için yapıyor. Niyeti iyi yani. Çok da zeki, akıllı yöntemleri var bedeninin. Yumrukları var örneğin ya da göz yaşları. Sırtını birine dönmek için kullandığında da çok etkili olabiliyor. Daha neler neler... Bunlar hep nefes alıp vermeye devam etmen için, çook küçükken yardımcı oluyordu ama artık zararı dokunuyor sana. Çünkü bedeninin içinde yaşayan gerçek ruhun, gerçek sen, diğer ruhlar arasında sıkışmış durumda. Özün aslında ne? Sen kimsin? Her kafadan bir ses çıkıyor, ağzı olan konuşuyor, kardeşim. O kadar kalabalık ki için, gerçek "sen"e, özüne ulaşamıyorsun.

Bir divanla yaşıyorsun aslında. Benimki, Freud'un şu meşhur divanı bir nevi, ama daha rahatsız, her yerinde garip garip izler, yaralar, yamalar... Seninki de orada, görmezden gelmeye çalışsan da oturuyorsun işte üstüne. Şimdi yerini kabullen ve bedeninin içindeki kalabalığa dikkatini ver, kendi sesini ayır diğer seslerden. Hiddetlendiğin an insanların çocukça davranışlarına, dur; doya doya eğlenmek varken ellerin kirlenir diye dokunmaktan çekindiğin zaman hayata, bir mola ver, dur. Dikkat et, senin bedenini çalmış olan annene, babana, öğretmenine. Sonra kulak ver içindeki mantıklı sese. Kızınca biri sana, baktın, bebek gibi ağlamamak için zor tutuyorsun kendini ya da canın inanılmaz yanıyor en ufak başarısızlıkta. İçinde yıllardır acı çeken, kimsesizliğini paylaşmayı bekleyen çocuğu dinle. Dur, ne zaman duruma uygun tepkilerin olmadığını fark etsen, fazla yansa canın, kaçıp gitmek, vurup dökmek istesen, dur, dinle, hisset içindeki çocuğun acısını ve içinde yaşayan babanın, annenin senin yumruklarını kullanmasına izin vermemek için de izle kendini devamlı ve düşün, hareketlerin üstünde. Bu süreçte sürekli başkası olduğunu, bugünü değil dünü yaşadığını fark edeceksin; kendin olmayı öğrenmek, bugünü yaşayabilmek için dikkatle, sabırla izlemelisin onları.

Delirmek zor zanaat, biliyorum. Divanımı görmezden gelmeye çalışıyorum ben bazen ama popomun altında duruyor işte, ben kafamı çevirince kaybolmuyor. Ya da nefretle vuruyorum üstüne, antika tabi, eski toprak, parçalanmıyor. Bazen çok canımı yakıyor üstünde olmak, rahatsız etsin diye yapılmış çünkü. Ama kabullen, oturttular işte bir kere, anlaman için dünyanın nerede başlayıp poponun nerede bittiğini.
Tabi şu zamanda çok az kişi adamakıllı delirmeyi başarabiliyor azizim,ah ah, nerede o eski deliler. Tuzaklar çoook bir kere. Hunine bağlanabilirsin mesela. Hunin eşsizdir, ne güzel de renkleri vardır, seni de diğerlerinden farklı kılar. Onu o kadar seversin ki, huniyi fırlatıp aklını başına toplamak istemezsin; başın hunisiz çıplak kalır, üşürsün, sonra üşütürsün bile isteye. Divan bu sırada canını acıtmaya devam eder tabi. O güzelim akıl da paslanır, yazık. Ya da al başka bir tuzak, sadece bedenden oluştuğunu zannedebilirsin mesela. Ne de güzel nefes alıyorum, ne ilginç şu bedenlerin dünyadaki dansı, der durursun. Evet, nefes alıp verişin, bedenin, çok şey öğretebilir sana, dinlersen. Onları kendine yalan söylemeden, süslemeden, dinlemelisin tabi dostum. Ama bedeninden ibaret olmadığını unutuyorsun. Bedenini aşmak için, içindeki ruha, onun konuşmalarına kulak vermelisin. Ruhunun dilini çözmeli, konuştuklarını, sorularını, aldığı cevapları duymayı öğretmelisin kendine. Ancak o aşamadan sonra divanından kurtulabilirsin.

Ey dünyalı, şu an sınırlı tecrübelerimle söyleyebilirim ki, biz bedene kulak kesildiğimizde doğa; ancak diğerlerini "ben" gibi algıladığımızda insan; içimizdeki yabancı sesleri dinlediğimizde deli; bedenimizi aşıp ruhumuzu, ruhumuzu aşıp sessizliği dinlemeyi her başardığımızdaa içimizdeki nefes haline gelecek ve gökyüzüne yayılacağız...

Yolumuz uzun ve uyumak şart... İyi geceler, deliler, divaneler...

Ha bir de, illa ki bir söz ya da bir şiirlerle kapanışı ya da açılışı yapmak istiyorum. Konuyla alakalı olsun ya da olmasın. Madem bugün Yunus'u denizlere salıp geride kalan boşluğa ismimi koyarak başladım yazıma, hadi yine onunla kapatalım.

Milli Eğitim Bakanlığının ders kitaplarında sansürlediği satırları yazmak geldi içimden; içimizdeki insanı, doğayı, deliyi, nefesi boğup salt itaat etmemizi amaçlayan bazı bedenlerin, hapsoldukları karanlığa duyduğum acımayla...

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni