13 Şubat 2013 Çarşamba

Şiir Gibi Bir Film: The Fall/Düşüş



2006 yapımı olan bu film 1920lerde geçiyor. Kolu kırık olduğu için hastanede yatan küçük Alexandria, orada Roy'la tanışır ve Roy ona fantastik bir hikaye anlatmaya başlar.

Film, gözünün yaşına bakmam, dedi ve bakmadı, çok fazla ağladım. Fena olduğum sahnelerin hemen ardından gülmeme neden olmasıyla kendini affettirdi, bu açıdan Babam ve Oğlum tadındaydı.

Aslında filmi tanıtmak için koşmadım bloga. Sadece paylaşma ihtiyacı duydum etkisini; çarptı beni ve şiir gibiydi bıraktığı tat. Bana göre imgelerin, çağrışımların dilini kullanarak sözcüklerin acizliğini aşma çabasıdır şiir. Anlatamıyorum'u anlatma ihtiyacıyla doğar, hislerine yoldaş arayan insanın beşiğine. The Fall, hem yazmak hem okumak gibiydi doğal, içten, sancılarla doğan bir şiiri.



Filmi bu kadar sevmemde Alexandria rolündeki Catinca Untaru' nun payı çok büyük. Çocuk delisiyim, evet ama bu tip çocuklar çok sevimli gelmez bana; yani biraz kilolu, tontiş yanaklı, renkli gözlü. İlk görüşte pek sevimli bulmadım bu yüzden, aradan birkaç dakika geçtiğindeyse kızı öpücüklerimle boğmak istiyordum. Ne güzel olurdu ah, telaffuzuyla beni kendimden geçiren bu tatlı kızla konuşmak, oynamak, masumiyetini, doğallığını temaşa etmek... Çocuk doğallığını çok güzel yansıtmışlar, küçük kız da enfes, döktürüyor maşallah. Roy rolündeki Lee Pace'in oyunculuğu da etkiledi beni, insanı hem iten hem çeken bir yanı var.

 

Film izlemeden önce çok keyifsizdim, evi de yakıyordum üstelik mısır patlatacağım diye. Duman oldu tüm odalar. Amma velakin, The Fall içimi temizledi, ruh halimi dalga dalga değiştirdi. Keşke ne yapsam diye kararsız kararsız dolanacağıma, açsaydım hemen.

Filmden bir ısırık:
İzlemeyenler okumasın alttakini!

Alexandria: Why are you killing everybody? Why are you making everybody die?
Roy: İt's my story.
Alexandria: Mine too.

5 Şubat 2013 Salı

Divane 3 - Kayıp Tebessümün İzinde


Kayıp tebessümü nasıl bulabilir insan? Şu huzurlu, yerinden memnun olan, en çok yalnızken yayılan hani dudaklarına...

Özellikle senin değilse bu tebessüm, nasıl, nereden bulup da çıkarmalı?

Ah, bulmalıyım, bulmalıyım...

Kelimeler büyük gelmiş olmalı ki boğazıma takıldılar aniden, midem bulanmaya başladı aldığım her nefesle. Göğsümde bir sıkıntı peydah oldu, hızla yayıldı her yere, içinde kor vardı sanki soluk borumun. Nereden gelmişti birden bire bu ateş?

Kaçacak halim kalmamıştı, ben de kendimi bıraktım boşluğuna karanlığın. Yıllar kadar yürüdüm, atladım on sekiz yaz, on sekiz kışın üstünden. Odaya girdim, kapısı her zaman bana açık olan. Ağlıyordu kıvırcık kabarık saçlı küçük kız yatağının üstünde. Minik suratı büyüklere özgü bir hüsranla dolu, kocaman gözleri öfkeli.

"Hiçbir şeyi düzeltemiyorum. Beceriksizim. Herkes mutsuz."

"Düzeltmek görevin değil senin." dedim sarılıp ona şefkatle. "Sen bozmadın. Sen düzeltemezsin."

"Benim hatam. Hepsi benim yüzümden." Böyle olmadığını biliyordu o da, ama bilmekle hissetmek ayrı şeylerdi işte, duymaya ihtiyacı vardı en çok benden.

"Sen bozmadın. Senin suçun değil, biliyorsun." dedim. "Tamam, yanındayım artık."

Bana baktığında kızgın, çok, çok kızgındı. "Hep başkalarıyla ilgilendin. Hiç yanımda değildin. Sana ihtiyacım vardı, gelmedin."

"Özür dilerim." Sarıldım yeniden. Hissettim, öfkesinin kademe kademe inişini omuzlarından. "Çok özür dilerim. Affet beni. Artık hep yanındayım."

Ona koca bir ayı hediye ettim sonra. Bir meleğin masum gülüşüyle değil, doğal çocuk açlığıyla güldü, sarılırken ayısına. Çok sevdim bu gülüşü.

"Adı ne?"

"Ayı Mahmut."

Gülmekten katıldı bu sefer, hayatı kucaklar gibiydi kahkahaları. "O ne biçim isim!"

Ben de güldüm, beraber oynadık, bol bol da sarıldım ona. Uzun süre tekrarladım yüreğine değmesini umut ettiğim sözleri. Şimdilik görüşürüz dedim ona, sonra zamanın kara deliği çekti beni içine ve bugüne kustu. Odamdaydım.

Yatağımın yanına gittim, yorgun bir şekilde uyuyordu, tahmin ettiğim gibi. Yastığına sarılmış, yorganını aşağı atmıştı esmer erkek çocuğu.Üstünü örttükten sonra oyuncak bir zürafa bıraktım yanına, yalnız hissetmesin diye kendini. Elimden gelen bu kadardı, onun yaralarını sarmak ve gölgelerden kurtarmak sabahını, benim yapabileceğim bir şey değildi ne yazık ki. Sıcak yanağını sevgiyle öptüğümde şahit oldum rüyasına; zürafanın üstüne binmiş, kirpi saçlarını bir kalkan olarak kullanıp ilerliyordu onlarca yaz, onlarca kış üstünde. Odadan çıktım sessizce. Biliyordum, gülerek uyanacaktı yine, her zaman öyle uyanırdı çocuk...




5 Ocak 2013 Cumartesi

Divane 2 - Ağaç

 
Selamlar ey deliler!

Enerjik selamıma bakmayın, "Getirin oradan bana bir gömlek, larç olsun!" demeye yaklaştım. Kıvam ve renk bakımından tam anlamıyla dışkımsı bir gündü, artık nasıl canlandıysa gözünüzde... Şu cümleyi buraya yazmış olmam bile şu an Manisa'nın ne kadar yakınında bulunduğumu size göstermiş olmalı. Hoş değil. Cık cık'lar olsun bana.
 
Perşembe günü psikoloğa gidiyorum, memnun kalırsam size adını ileteceğim. Bir psikolog adayı olarak, psikologlardan da psikiyatristlerden de hoşlanmıyorum bu arada. Karşılaştığım örnekler pek parlak değil. Ama genel olarak önyargılı olmadığım ve insanları sevici bir yapım olduğu içün, gerçekten aklı başında bir hanımsa hemen bağrım yol olur o seansların basması için diye düşünüyorum.
 
Biliyor musun, ben bugün küçük bir kız oldum. Uzun zamandır, asırlarca yaşlıydım babamın yanındayken; bugün küçüldüm, sımsıkı sarıldım, ağladım. Elektra* dürttü, "Şşş bacım ne sırnaşıyorsun?" dedi. Mağrur ve haşin cevap verdim. "Babama dizimdeki yaraları gösteriyorum, sayın Elektra ama bir yara bandı bile beklemiyorum. Sadece acımı onunla paylaşmaya ihtiyacım var, neden büyümek zorunda olduğumu ona göstermeye ve daha az düşmek için fikir vermesine ihtiyacım var"

*Elektra, fakir bir elektrik tanrıçasıdır.  İşi gücü 4-6 yaşındaki kız çocuklarına elektrik vermektir, mit bu ya, tam o sırada hep içeri baba girer. Kız da babadan elektrik aldığını zanneder. İlk aşkı babası olur böylece. Voltajı yüksek, çok satan bir komedi, çok güldürüklü. Alın, okuyun. Yung yazmış.
 
 
Bitkinim, bir bir... benzetemedim. Bitki gibi olsun. Otlar gibi. pala bıyıklı Gül amcaları, küçük Papatya kardeşleri kırılmış; Otlar da Fırtınaya kızıyor çok. Ama çare yok. Belki Fırtına gene çıkacak, çiçekler gene kırılacak. Dili sessizlik bitki aleminin, anlatmaya çalışsa ancak kulakları olmayan bitkiler anlayabilir dediklerini. Ama "kulaklarını kesmelisin"i nasıl anlatacak onlara? Ölüm sonrasını, kökleri, dirilmeyi, nefesi... Kökün tek, çiçeklerin binlerce olduğunu.
....
"Şşşt ne çene yapıyorsun?" diyerek düşüncelerini bölüyor asırlık ağaç.
Şaşırıyor birinin onu duymasına. "Sen anlayabiliyor musun beni?"
"Görmüyor musun kulaklarımı, aptal çocuk?"
"Görmüyorum."
"E, duyuyorum demek ki, değil mi?" Sonra gülüyor ağaç. "Aptal dedim, ah nasıl dedim ben bu lafı."
"Önemli değil, alınmadım."
"Alınmandan değil, doğrusu biraz aptalsın. Ben sansürlerler diye korkuyorum bu hikayeyi de."
"Hikaye mi?"
"Boşver. Yaşın küçük. Adın ne senin bakalım, çocuk?"
"Ben Otlar!"
"Demek ki ağaç olana kadar çok yolun var."
"Ne demek istiyorsunuz, anlamadım? Ben ağaç olamam ki."
" Dediklerimi anlıyorsun, ben de seni anlıyorum; e anlaşıyoruz değil mi? Önemli olan o şu an."
"Ama anlamıyorum sizi yine de."
"Çoğullar alemindensin sen, bu da gösteriyor ki, öğrenmişsin tekilsizliğini, duyuyorsun sesimi. Toprak ve ben bütünüz, seninle de toprak öyle. Ve bak bakalım ben sence nelerden oluşuyorum?"
"Otlar!!!"
"Aynen öyle."
"Binlerce ölsem, bir ağaca dönüşür müyüm o zaman?"
"Ölmek derken? Ha, o tür ölüm diyorsun sen, o tükenmiş bir nefes sadece..."
"Evet onu diyorum, nefes tükendikten ve toprakta eridikten sonra, dönüşebilecek miyim sana?
"Beni bilmeyen, toprağını keşfetmeyen nasıl dönüşsün bana?"
"Ben bildim seni."
"Bildin, bilebileceğin kadar şimdi. Şimdilik. Daha öğrenecek çok şeyin var."
"Neden ama, öğrendim ben ve öğrendiklerim, öğrendiklerin kadar değil mi?"
"Biliyor musun mesela, toprak olarak kalmamayı nasıl başaracağını? Nasıl aşacağını yer altını? Beni nasıl bulacağını karanlıkta? Ve nasıl ilerleyeceğini bana?"
"Üzgünüm, affet beni, hiçbir fikrim yok bu dediklerin hakkında. Lüften, Saygıdeğer Ağaç, bildir bana."
"Üzüldün davranışının sonucu için, ama göreceğiz bir dahaki sefere anlayabildin mi affın dilini. Anlamışsın demektir, öz benliğine zulmetmediğin zaman yapraklarının zehriyle..."
"Anladım, anladım." diyerek güldü otlar. "Peki, ağaç olduğum zaman ölen tanıdıklarımın kulaklarını kesebilecek miyim duymaları için beni? Ya da toplayabilecek miyim onları kendimde?"
"Çok heveslisin ama biraz yavaş. İlk olarak kimsenin duymasını sağlayamazsın sen, diriletemezsin ölmeyeni ve bilmeyene sarılamazsın ne dallarla ne köklerle..."
"Ama ben... Sarılmayacaksam kırılmış papatyaya, ne anlamı var ağaç olmamın?"
"Diriltemezsin, öldüremezsin, duyuramazsın dedim. Ancak yardım edebilirsin başka şekilde."
"Nasıl?"
"Ağaca dönüşmelisin, üzülmek yerine. Senin Otlar olduğunu bilenler, seni bilenler, sen ağaç olduğunda da tanıyabilirler Otlar'ını... "
"Hemen, hemen başlayalım!"
"Bu günlük bu kadar, çocuk. Otlar olmadan her zerrenle, yaşayamazsın Ağaç'ı. Şimdi git, yaşa biraz kendi doğanı."
 
Kısa hikayecik. Düzeltilebilir, konuşma baloncuklarından ibaret oldu böyle, biraz renk biraz can katılabilir. Ama uykum geldi. Kendi doğamı yaşayabilmek için uyumaya gidiyorum. Papatyalarım, güllerim, çok sevdiğim menekşelerim, üzülmekten başka bir şey gelmiyor bir noktada elimden. Umarım şu psikolog mesleğini iyi yapıyordur ve iyi bir insandır da, bize çok iyi gelir.
Ve bir gelenek mi oldu ne, yine size iyi geceler diyor Yunus Emre.
 
 



"Asık olmayan adem
Benzer yimissuz agaca
Agac yimis virmeyince
Budagı egilmez imis"


"Sen çıkarsın aradan
Kalır seni Yaradan"