24 Aralık 2012 Pazartesi

Divanını kap gel!





Selam dünyalı, ben insanım. Deli bir insan. Ete kemiğe
bürünmüşüm Serpil diye görünmüşüm ve isimsiz, cisimsiz, yersiz, yurtsuz olma arzusundayım. Bu yazı biraz ondan biraz bundan ve bol çırpma olacak, hayde bağalım deliler, divaneler...
 
Psikoloji öğrencisiyim ve yaşayabilmek için delirmenin şart olduğuna inanırım. Delilikten bahsetmek istiyorum bugün. Önceden uyarayım, kolay değil adabınca delirmek. İlk önce şunu aklına sokman gerekir, bedeninin içinde sadece sen yaşamıyorsun! "Ey ruh oradaysan ses ver" de bakalım bir, illa ki gürültü patırtı yapacaktır içindeki kalabalık. Annenin titreyen sözcükleri var mesela dudaklarında ya da babanın eleştirel bakışları sen farketmeden gözlerine yerleşmiş.

Ya da küçük bir çocuk, senin çocukluğun, sessizce ağlıyor, çaresiz ve yalnız hissediyor kendini en ufak yıkımda. Bedenin tabi ki bunları görüyor, biliyor ama saklıyor senden. Kızma ona, bunları seni hayatta tutabilmek için yapıyor. Niyeti iyi yani. Çok da zeki, akıllı yöntemleri var bedeninin. Yumrukları var örneğin ya da göz yaşları. Sırtını birine dönmek için kullandığında da çok etkili olabiliyor. Daha neler neler... Bunlar hep nefes alıp vermeye devam etmen için, çook küçükken yardımcı oluyordu ama artık zararı dokunuyor sana. Çünkü bedeninin içinde yaşayan gerçek ruhun, gerçek sen, diğer ruhlar arasında sıkışmış durumda. Özün aslında ne? Sen kimsin? Her kafadan bir ses çıkıyor, ağzı olan konuşuyor, kardeşim. O kadar kalabalık ki için, gerçek "sen"e, özüne ulaşamıyorsun.

Bir divanla yaşıyorsun aslında. Benimki, Freud'un şu meşhur divanı bir nevi, ama daha rahatsız, her yerinde garip garip izler, yaralar, yamalar... Seninki de orada, görmezden gelmeye çalışsan da oturuyorsun işte üstüne. Şimdi yerini kabullen ve bedeninin içindeki kalabalığa dikkatini ver, kendi sesini ayır diğer seslerden. Hiddetlendiğin an insanların çocukça davranışlarına, dur; doya doya eğlenmek varken ellerin kirlenir diye dokunmaktan çekindiğin zaman hayata, bir mola ver, dur. Dikkat et, senin bedenini çalmış olan annene, babana, öğretmenine. Sonra kulak ver içindeki mantıklı sese. Kızınca biri sana, baktın, bebek gibi ağlamamak için zor tutuyorsun kendini ya da canın inanılmaz yanıyor en ufak başarısızlıkta. İçinde yıllardır acı çeken, kimsesizliğini paylaşmayı bekleyen çocuğu dinle. Dur, ne zaman duruma uygun tepkilerin olmadığını fark etsen, fazla yansa canın, kaçıp gitmek, vurup dökmek istesen, dur, dinle, hisset içindeki çocuğun acısını ve içinde yaşayan babanın, annenin senin yumruklarını kullanmasına izin vermemek için de izle kendini devamlı ve düşün, hareketlerin üstünde. Bu süreçte sürekli başkası olduğunu, bugünü değil dünü yaşadığını fark edeceksin; kendin olmayı öğrenmek, bugünü yaşayabilmek için dikkatle, sabırla izlemelisin onları.

Delirmek zor zanaat, biliyorum. Divanımı görmezden gelmeye çalışıyorum ben bazen ama popomun altında duruyor işte, ben kafamı çevirince kaybolmuyor. Ya da nefretle vuruyorum üstüne, antika tabi, eski toprak, parçalanmıyor. Bazen çok canımı yakıyor üstünde olmak, rahatsız etsin diye yapılmış çünkü. Ama kabullen, oturttular işte bir kere, anlaman için dünyanın nerede başlayıp poponun nerede bittiğini.
Tabi şu zamanda çok az kişi adamakıllı delirmeyi başarabiliyor azizim,ah ah, nerede o eski deliler. Tuzaklar çoook bir kere. Hunine bağlanabilirsin mesela. Hunin eşsizdir, ne güzel de renkleri vardır, seni de diğerlerinden farklı kılar. Onu o kadar seversin ki, huniyi fırlatıp aklını başına toplamak istemezsin; başın hunisiz çıplak kalır, üşürsün, sonra üşütürsün bile isteye. Divan bu sırada canını acıtmaya devam eder tabi. O güzelim akıl da paslanır, yazık. Ya da al başka bir tuzak, sadece bedenden oluştuğunu zannedebilirsin mesela. Ne de güzel nefes alıyorum, ne ilginç şu bedenlerin dünyadaki dansı, der durursun. Evet, nefes alıp verişin, bedenin, çok şey öğretebilir sana, dinlersen. Onları kendine yalan söylemeden, süslemeden, dinlemelisin tabi dostum. Ama bedeninden ibaret olmadığını unutuyorsun. Bedenini aşmak için, içindeki ruha, onun konuşmalarına kulak vermelisin. Ruhunun dilini çözmeli, konuştuklarını, sorularını, aldığı cevapları duymayı öğretmelisin kendine. Ancak o aşamadan sonra divanından kurtulabilirsin.

Ey dünyalı, şu an sınırlı tecrübelerimle söyleyebilirim ki, biz bedene kulak kesildiğimizde doğa; ancak diğerlerini "ben" gibi algıladığımızda insan; içimizdeki yabancı sesleri dinlediğimizde deli; bedenimizi aşıp ruhumuzu, ruhumuzu aşıp sessizliği dinlemeyi her başardığımızdaa içimizdeki nefes haline gelecek ve gökyüzüne yayılacağız...

Yolumuz uzun ve uyumak şart... İyi geceler, deliler, divaneler...

Ha bir de, illa ki bir söz ya da bir şiirlerle kapanışı ya da açılışı yapmak istiyorum. Konuyla alakalı olsun ya da olmasın. Madem bugün Yunus'u denizlere salıp geride kalan boşluğa ismimi koyarak başladım yazıma, hadi yine onunla kapatalım.

Milli Eğitim Bakanlığının ders kitaplarında sansürlediği satırları yazmak geldi içimden; içimizdeki insanı, doğayı, deliyi, nefesi boğup salt itaat etmemizi amaçlayan bazı bedenlerin, hapsoldukları karanlığa duyduğum acımayla...

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder